22 Şubat 2015 Pazar

Şehrin 'yerli' sanat merkezi: CerModern

Ankara'ya başka şehirlerden ziyaret için ya da çalışmaya gelenlerden, hatta bu şehre alışkın insanlardan bile şehre dair en sık duyulan şikayet, "Ankara'da gezilecek yer var mı?" olsa gerek. Bir bakıma pek de haksız sayılmazlar, çünkü şehre dair ısrarla bir "alışveriş merkezi" kültürü vurgulanmakta epeydir. Haliyle dışarıdan bakıldığında görülen de çoğu zaman bu oluyor. Hani hafta sonu eklerinde bulunan çengel bulmacalarda "AVM'leriyle ünlü şehrimiz" diye sorsalar hiç çekinmeden "ANKARA" yazabilecek haldeyiz. Ancak şehrin tam kalbinde bulunan öyle güzel yerler var ki, ülkenin en turistik yerlerinde bile eşi benzeri kolay bulunmayacak türden. CerModern bunlardan biri. 2000'li yılların başkente kattığı ilk ve en büyük çoklu sanat ortamı demek daha doğru olacak belki de. Zamanın hızla ilerlediği de hesaba katılırsa, sanatın her alanına dair etkinliklere ev sahipliği yapan bu büyük modern sanat kampüsü Ankara'nın artık 'yerlisi' olmuş durumda. "Ankara'nın en güzel yanı" teması dahilinde, yakın zamanda beşinci yılını tamamlayacak olan CerModern'e dair birkaç not düşmek istedim, buyursunlar:


Sıhhiye'de TCDD'ye ait eski Cer Atölyeleri, Kültür Bakanlığı ve TÜRSAB iş birliğiyle 2010 yılında restore edilerek bir modern sanat merkezine dönüşen bir yer. Sanatın neredeyse her alanında modern çizgilere sahip etkinliklerle sanatseverlerle buluşan bu kocaman alan, gerçekten de ülkemizde pek alışkın olmadığımız büyüklükte. Mekanın girişinde bir lokomotif karşılıyor ziyaretçileri. Sanat merkezinin binası ile lokomotiflerin arasında da fazlasıyla geniş bir alan bulunuyor, ki bu alanda da özellikle güzel havalarda çeşitli etkinlikler gerçekleşiyor. Tam karşıdaki U şeklindeki kapalı bina 11.500 metrekarelik bir alana sahip.  Bunun 4.500 metrekaresi ise hemen girişin sol tarafında bulunan tek başına bir sergi salonu. Müze mağazasında el emeği ürünler, çeşitli posterler ve kitaplar satılıyor. Yine giriş tarafının sağında CerModern'in sade tasarımlı kafesi bulunuyor. Alt katında ise sergi salonlarının yanı sıra sanatçılar ve güzel sanatlar öğrencileri için tasarlanmış atölyeler bulunuyor. Bina içinde konferans ve dinletiler için bir de çok amaçlı salon mevcut.

Oldukça sade ve işlevsel tasarımlı bir yapıda olan CerModern, bu fiziksel görünümüyle ziyaretçiler için oldukça cazip görünüyor. Düzenli aralıklarla yeni ve şaşırtıcı koleksiyonlar, nadir gerçekleşen konserler ve sanat dünyasından ünlü isimlerle söyleşiler de bu cazibeyi arttırıyor. Özellikle yaz aylarında açık alanda gerçekleşen film gösterimleri ise, yaz zamanı Ankara'da bulunan birçok insanın ilgiyle takip ettiği, artık gelenekselleşen bir etkinlik, ki burayla tanışmam da bu vesileyle olmuştu. Dünyaca ünlü caz müzisyenlerinin verdiği konserler, Salvador Dali ve Warhol sergileri CerModern'in unutulmazları arasında yer alıyor.

Öte yandan, çocukları unutmayıp onlar için de atölyeler düzenleyen bir yer CerModern. Müzeleri ve sanat merkezlerini yalnızca bireyler değil aileler için de çekici yapan unsurların olması, daha etkili bir kültürlenme için gerekli. Çocuk atölyelerinde, çocukların katılımıyla gerçekleşen bir plastik sanatlar eğitimi programı içeren CerÇocuk, 7-12 yaş grubu çocukların hem sanata dair genel kültür birikimlerini geliştirecekleri, hem de yeteneklerini değerlendirebilecekleri bir oluşum.

Çeşitli interaktif etkinliklere de yer vermesi, CerModern'i sadece bir 'galeri' olmaktan çıkarıp onu günlük hayatta ucundan kıyısından sanata ilgi duyan herkes için bir okul haline getiriyor. Sinema gösterimlerine çoğu kez eklenen yönetmen ve oyuncu söyleşileri, sinemaseverler için bulunmaz bir fırsat. Yine klasik tiyatro çizgisinden çok güncel akımları örnekleyen çeşitli oyunlar da turne için CerModern'e gelip seyirciyle buluşuyor. Öte yandan, edebiyatseverler için çok fazla alternatifin olmadığı zamanlarda, alanında önemli bir boşluğu dolduran atölyesi CerEdebiyat ile okuma yazma eylemine farklı bir bakış açısı sunuyor. Okur yazar buluşmaları, çeşitli konularda paneller, söyleşiler ve yazma etkinlikleri gibi çalışmalar, edebiyat meraklılarını bekliyor.

Harıl harıl işe güce, derslere, hayat telaşına gömüldüğümüz zamanlarda biraz ara verip, ruhu beslemeyi, estetik duyguları canlandırmayı, belleklere yeni bir şeyler eklemeyi sağlayan çeşitli sanatsal etkinlikleriyle, şehrin sakinlerine adeta dayatılan mecburi alışkanlıklara karşı yepyeni alternatifler sunuyor. Haftanın 6 günü ziyaret edilebilen bu zengin sanat mekanı, dolu dolu geçen neredeyse beş yılı ile bizler kadar Ankara'ya ait ve buraya özgü.



Güncel ne var:

  • Şimdilerde büyük sergi salonunda Nuri Bilge Ceylan'ın çektiği fotoğraflardan oluşan zengin bir koleksiyon bulunuyor. İnsanı hem zaman hem de şehirler arasında şahane bir yolculuğa çıkaracak kadar güzel fotoğraflar var. Aynı zamanda, yetenekli yönetmenin film kavramına bakış açısını ve 'bu topraklarda yaşama' olgusuna nasıl bir ayna tuttuğunu da görmek mümkün. Sergiyi gördükten sonra, hayatı başka bir gözle değerlendirmek için akıllarda yeni düşünceler uyanması kaçınılmaz adeta. Bu sergi 26 Mart 2015'e kadar görülebilir.


31 Aralık 2014 Çarşamba

Ankara'da yeni yıl

Herkese gönlünce zamanlar diliyorum bu yeni yılda. Keşfedilecek bir sürü yer, oyun, olgu varken bol bol yazma ve anlatma fırsatı bir de. Ya da hepsini geçelim, dilerim ki tadını çıkarmak kısmet olur bu güzelliklerin.

Mutlu yıllar :)

14 Aralık 2014 Pazar

Bir 'Ustalara Saygı' Duruşu: FANTASTURKA

Aylak bir zamanımızda televizyonda rastlayıp en azından birkaç dakikalığına da olsa izlediğimiz yerli filmler vardır. Tarihi ya da bilim kurgu içerikli, bol hareketli, çoğu kez gerçek üstü, başrollerinde diğer Yeşilçam filmlerinden de tanıdığımız ünlü ya da az ünlü isimlerin bulunduğu, ilginç kostüm ve efektlerle bezenmiş filmlerdir bunlar. Çoğu kez gülerek, "amma da yapmışlar" düşüncesiyle, hatta saçma bularak izleriz bu eski filmleri; çünkü Hollywood filmlerinin getirdiği görsel inandırıcılık, teknolojik kalite ve keskin oyunculuk bu 'ev yapımı' fantastik Türk filmlerinde yoktur. Ancak çok daha önemli şeyler vardır bu fantastik Türk filmlerinde. Kısıtlı imkanlar nedeniyle ulaşılan içten bir yaratıcılık vardır örneğin, henüz bozulmamış şehirlerin siluetleri, ellerindeki üç kuruş parayla bir hayali gerçek kılmaya çabalayan güzel insanlar. Uyarlama da olsa, hatta Türk sineması diye bildiğimizden uzak bile görünse anlatılmaya çalışan hikâyeye iyisiyle kötüsüyle buraların kokusu sinmiştir. Başka bir deyişle, bu filmlerin her biri ayrı birer "ruh" kazanmıştır. Haliyle bu filmler için bir araya gelen insanların sarf ettiği emek daha da kıymetlenir; üzerinden geçen uzun yıllar da meraklılarına bu serüveni anlatmak için bu filmlerdeki nice ayrıntının fark edilmesini sağlar.                                         

Türk işi fantastik filmler festivali Fantasturka, bir "kadir kıymet bilme" düşüncesinin eylemi aslında. İlk olarak 2011'de Ankara'da, Ankara Kısa Filmciler Derneğinin girişimiyle düzenlendi. Hem Yeşilçam'ın farklı alanlarında hem de festivalin konu edindiği fantastik Türk filmleri alanında emek vermiş, araştırma ve koleksiyonlarıyla bir devrin unutulmamasını sağlamış isimlere bir teşekkür, bir saygı duruşu olarak planlanan bu festivalde şahane gösterimler ve söyleşiler bulunuyordu. Fantastik filmlere dair araştırmalarıyla tanınan ve filmlerin hak ettiği saygıyı görmesi için çabalayan Metin Demirhan anısına düzenlenen festivalde, ayrıca bu filmlerin kalıcı olması için Türk yapımcılardan bile büyük fedakarlıklarda bulunan fantastik sinema gönüllüsü Vassilis Barounis'e de gıyabında ödül takdim edilmişti. 

2013'te İstanbul'da düzenlenen ve burada da oldukça ilgi gören festivalin üçüncüsü art arda iki şehirde birden gerçekleşiyor. İstanbul'da 12-14 Aralık tarihlerinde düzenlenen festivalin Ankara ayağı ise 18-21 Aralık tarihlerinde Çağdaş Sanatlar Merkezinde gerçekleşecek. Ankara'da festivalin biraz daha uzun sürmesi de bizlerin ayrıcalığı olsa gerek elbette. :) Fantasturka'nın Ankara ayağında görülebilecek başlıca filmler şunlar: 

(alfabetik sıraya göre)
Atını Seven Kovboy (Aram Gülyüz - 1974)
Çeko (Çetin İnanç - 1970)
Dabbe Zehr-i Cin (Hasan Karacadağ -2014)
Drakula İstanbul'da (Mehmet Muhtar -1953)
Dünyayı Kurtaran Adam (Çetin İnanç -1982)
Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı (Ernst Hofbauer, Natuk Baytan -1976)
Ölümün Nefesi - La Mano Che Nutre La Morte (Sergio Garrone -1974)
Sihirbazlar Kralı Mandrake Killing'in Peşinde (Oksal Pekmezoğlu - 1967) (Ankara'da ilk gösterim)
Tarkan Altın Madalyon (Mehmet Aslan - 1972)
Vahşi Kan (Çetin İnanç - 1983)
Yılmayan Şeytan (Yılmaz Atadeniz -1972)
Zagor Kara Bela (Nisan Hançer-1971)
Şeytan (Metin Erksan -1973)

18 Aralık Perşembe günü Ankara'daki festivalin açılışı "Fantastiğin Sineması" adında özel bir belgesel gösterimi ile başlayacak. Sinema meraklılarının yalnızca filmleri izlemekle kalmayacağı, filmlere dair yapım hikâyelerini, festivale bizzat katılan yönetmen ve oyuncuların anı ve görüşlerini de öğrenebileceği şahane söyleşilerin ve sunumların bulunduğunu özellikle vurgulamak gerek. "Dünyayı Kurtaran Adam" gibi artık dünyaca bilinen kült bir film ile "Vahşi Kan" ve "Çeko" gibi son derece sıra dışı filmlerin yönetmeni Çetin İnanç ile bir söyleşi, filmleri ilgiyle izleyenler için bulunmaz bir fırsat. Aynı şekilde, Çeko'nun başrol oyuncusu ve Yeşilçam'ın 60'lı yıllardan bu yana birçok farklı yapımında rol almış usta tiyatrocu ve sinema sanatçısı Yılmaz Köksal'ın söyleşisi de merakla beklenenler arasında. 

Festivalin bu seferki ayağında yenilikler de var üstelik. Maddî ve manevî çeşitli sıkıntılara rağmen çekilerek sinema izleyicisiyle buluşan bilim-kurgu, korku, gerilim, polisiye, western, tarih, kahramanlık gibi türlerden seçilmiş onlarca filme bu sefer özel gösterimler, sergiler, atölye çalışmaları ve interaktif bir fantastik hikâye yazma çalışması eşlik ediyor. Oldukça renkli geçeceğe benzeyen festivalin son gününde de özel gösterimler bulunuyor. 

Fantastik Türk sinemasının bilinmeyen yönlerini keşfetmek adına Fantasturka, sinemaya izleyici ya da çalışan olarak gönül vermiş herkes için şahane bir etkinlik. Metin Demirhan'ın da söylediği gibi, Yeşilçam'ın bu sıra dışı ve özel yüzünün, "peşin bir alaycılık" ile değil, "saygı" ve "sağduyu" ile ele alınması gerek; çünkü dönemin şartlarına ve filmlerin çekildiği koşullarla kıyaslandığında ortaya harika işler çıktığını görmek mümkün. Öyle olmasa bile, bu filmlerdeki kostüm, dekor ve efektlerin kullanımındaki yaratıcılık ve filmlerin ardındaki içtenlik övgüye değer. Türk Sinemasının 100. yılını kutladığımız şu sıralarda, hem izleyicinin hem de sinema eserlerinin kat ettiği yolu, geçirdiği değişimi ve yaşadığı serüveni görebilmek için Fantasturka'yı kaçırmamalı. En çok da kadir kıymet bilen bir grup sinema gönüllüsünün Ankara'da başlatıp sürdürmeye çalıştığı "ustalara saygı duruşu"nu izleyiciler olarak desteklemek, hem sinema emekçilerine hem de şehre bir vefa borcu olsa gerek. 

Tüm sinemaseverlere ve halen "Ankara'da canım çok sıkılıyor yaa" diyenlere ehemmiyetle duyurulur. 


Festival Programı: 



İlgili linkler: 




7 Aralık 2014 Pazar

Ankara'nın 'iyi kalpli' yanı

Not: Bu yazı bir 'Modern Sabahlar' güzellemesidir 

Ankara'da yaşamayı başka şehirlerde yaşamaktan farklı kılan ne olabilir? Yaşayanların aklında bir şehir ve içindeki yaşamın algısını oluşturan şey, tek başına bir şehrin özellikleri değil; bu yeri anlamlı kılan kişi, kurum ve kuruluşların olmasıdır. Böyle deyince de "uff Ankara da çok gri, bir denizi bile yok" diye karşılık vermek için ağzını açanları ise şuraya alıyoruz.

Bu şehirde, sokaklarda ya da herkese açık alanlarda insanlar birbirlerinin değişik hallerini pek garipsemezler. Bir dolmuş köşesinde uyuklayan öğrenci, bir alışveriş merkezinin göbeğinde yünü ve şişleriyle örgü ören yaşlı teyze, bir köprünün altında bağıra çağıra nutuk atan amca, parkta çocuklarla çocuk olan orta yaşlı bir adam, sabah saatlerinde arabası içinde yalnız ya da otobüste kulaklıkla giderken püskürerek gülen insanlar, aslında pek de yabancı görüntüler değil buradakilere. Belki umursamazlıktandır, ama belki de nedenini bildiklerinden. Sonuncu örneğin nedeni ise bu yazının esas konusu:  'Modern Sabahlar'. Yolu Ankara'dan geçen bizlerin ille de bir arkadaşımızdan, tanıdıktan, sağdan soldan duyarak hatta belki de tesadüfen keşfederek ara sıra ya da sık sık dinlediği radyo programı. Programı ve Ankara içinde yarattığı kültürü çok iyi bilenlere de, programı pek duymamış olanlara da bir şeyler ifade edecek sözler sarf edeceğim birazdan. Ancak önce buraya,  dinleyenlerinin ve emeği geçenlerin gururla söyleyeceği bir alt başlık ekleyelim:

"1999'dan beri..." 

Radyo ODTÜ'nün gelişiminde de büyük payı olan program Modern Sabahlar, 1999'dan bu güne birkaç zorunlu ara dışında olabildiğince düzenli devam eden bir yayın. Sabah saatlerinde yaklaşık 3 saat kadar sürüyor. Hafta içi her gün "10.00'da bitecek şekilde" dinleyicilerine ulaşan programın şahane kahramanları, Ege Kayacan, Oktay Demirci ve Fahir Öğünç. Her sabahın gündemiyle günlük hayat telaşesini - ister iyi ister kötü haberler getiriyor olsun- özgün yorumları, başka yerde duyulmadık jargonları ve farklı karakterleriyle dinleyicilere ulaştırıyorlar. Bunları yaparken de dinleyicilerinin katkılarını severek kabul ediyorlar. Dinleyicileri ara ara küçük hediyelerle mutlu da ediyorlar; ama düzenli dinleyicileri için onların sesini her sabah şen şakrak duyup yeni başlayan güne ayar çekmek kadar kıymetli olmuyor bu. Modern Sabahlar'ın Ankaralılar için özel bir yere sahip olmasının nedenleri konusunda bir parça ahkâm kesmek şart(oş) oluyor haliyle de.

Neden "Modern Sabahlar"?
  • Her türlü hava şartı ve ruh hali içindeki bünyelere ilaç gibi gelebilecek bir Günaydın'a sahiptir bu güzel program. Moral bulmak, anlamsızca gülmek, sabah sabah kendinizi absürd durumlarda bulsanız bile bir şekilde bunlara tahammül gücü bulmak bu üç güzel insanın sohbeti ile kolaylaşıyor. 
  • Tamamen iyi kalplilik üzerine kurulu bir radyo yapımı bu. Öyle olmasa birçoğumuz için erken olan saatlerde kalkıp espriler şakalar yapmaya niye gelsinler ki? Sloganları ise programı hiç bilmeyen birinin neyle karşılaşabileceğini özetler nitelikte: "%100 Doğaçlama, %20 İlkeli Yayıncılık!" Böyle dürüstlüğe can kurban! Bu nedenledir ki "iki dakika dinleyince diğerlerini, koparmak istedik bir yerlerimizi". Diğer sabah programların çoğunda bulamadığımız "samimiyet" bu programın temeli. 
  • Eskisinden yenisine hareketli ve uyku mahmurluğunu atmaya yarar, dillere dolanan, Ege'nin deyimiyle 'en rakenrol' şarkıları dinlemek için büyük arayışlara, şarkı listelerine girmeye hiç gerek kalmıyor. Üstelik şarkıların bazılarını 'canlı performans' olarak dinlemek de cabası (resmen 'aynısını' yapıyorlar, bir süreden sonra paranoya ile 'bunu da onlar söylüyor galiba' derken buluyorsunuz kendinizi. Canlı performans olayı radyoda duyacağınız envai çeşit ses efektleri için de geçerli, her sesin taklidini yapabilen deneyimli 'söz üstadları', Modern Sabahlar'ı güzel yapan minicik ayrıntılardan yalnızca biri) 
  • Her hafta, hatta her gün değişen bir gündem ve gündeme göre yayına giren kısa ama yepyeni köşelerle adeta bir bilgi ve kültür küpüne dönüşmek işten bile değil. (Bunlardan en daimi olanı ise muhtemelen "Zenginin Malı Züğürdün Köşesi". Gelin itiraf edelim hepimizin içinde birer 'hesaplayan adam' var, bu nedenle bu köşenin neden başarılı olduğunu tahmin edebiliyoruz.)
  • Günlük hayatta uğraşsanız bile bulup üzerinde düşünmeyeceğiniz konular hakkında düşünmek, bilgi sahibi olmak, hatta bildiklerinizi telefon veya internet yoluyla aktarıp diğer insanların da faydalanmasını sağlamak için daha uygun bir mecra bulunmaz desem yeridir. Hatta "sosyal medyadan önce Modern Sabahlar vardı. (şimdi daha 'ductile' bir biçimde varlar, orası ayrı) Her işi bilenine sormak da, programın esaslarındandır elbette. 
  • Herhangi bir konuyla ilgili, 'yapımı aylar süren ve büyük prodüksiyon gerektiren' radyo skeçlerini başka bir programda hatta radyoda bulmak mümkün değil. En ünlüsü, karakter zenginliği, Amerika'yla aynı anda yayınlanması, unutulmaz maceraları, son derece interaktif oluşu ve her kesime hitap etmesiyle ünlü "Küçük Mübaşir" tabi ki. "Natinfırt Hastanesi" ve radyoda dinlediğim en mistik eser "Çöl Fırtınası"nı da anmadan geçemeyeceğim. Bu yapımlarda kendiliğinden sufle verip alan oyuncular, sahneleri hiç olmadığı kadar zenginleştiriyor, dinleyene de yer zaman fark etmeden ansızın gelen gülmelerle başa çıkmak düşüyor. 
  • Sabah telaşında işe-okula giderken Ankara'ya dair anlık durumları merak ediyoruz haliyle.(köprü trafiği örneğin) Şehrin halini dinleyicilerine fütursuzca yansıtması için görevlendirilmiş (kendi kendini görevlendirmiş de olabilir) Şenol Günbayrak, spor gündemi için Demircan Tılsım, rüya yorumları için Levent bey, gün boyu ihtiyaç duyacağınız bilgileri dinleyenlerine iletiyor. Dahası da var, bu durum yalnızca Ankara ile sınırlı değil. Şehrin ve radyonun sesini duyurmak için "Yerel Radyolar Kardeştir (YRK)" adlı geniş kapsamlı projede, program ekibi her hafta farklı bir yerel radyoya konuk oluyor. Bunun karşılığında da farklı bir yerel radyodan bir program ekibi, çeşitli sponsorluklarla Radyo ODTÜ frekanslarından bizlere ulaşıyor. Bir diğer deyişle, yerel renklere de fırsat vererek (!) radyoculuk tarihinde ilklere imza atıyor. 
  • Ankara'da değil Türkiye'de bile eşi benzeri bulunmayan, kendiliğinden oluşmuş ve 'iyi kalpli insanlardan' oluşan bir hayran grubu vardır bu programın. 'Kıpkıpçılar' adı verilen ekip, ufak tefek organizasyonlarda radyo ekibine sıradışı bir biçimde destek olan eğlenceli insanlardan oluşur. Dinleyicileri arasında bilmeden bir dayanışmaya vesile olmalarıyla da bilinirler. Örneğin, eskisinden yenisine podcast ve çeşitli kayıtlar için, yine iyi kalpli dinleyenlerin açtığı şöyle bir mecra var: http://modernsabahlar.org/
  • Modern Sabahlar'ın, yine başka bir radyo programının henüz yetişemediği zenginlikte bir jargonu bulunur ki örneklerine şuradan ulaşabilirsiniz: (bkz: modern sabahlar jargonu) Dile dolandı mıydı zor kurtulan ifadelerdir üstelik bunlar. Uzun vadede ufak çaplı bir sözlük bile olur hepsinin toplamından. (Aklımızda olsun, hmm...)
  • Espriler şakalar bir yana, sosyal gelişmeler karşısındaki tarafsız ve dürüst duruşlarıyla da cümlemize örnek oluyorlar. İyi günde kötü günde tam 15 yıldır tüm iyi kalpli insanların ve vicdanların yanında olduklarını, özellikle son dönemlerde yaşadığımız talihsizlikler ve kara haberlerde defalarca ve gururla gördük. 3 Haziran 2013 yayınında "Sağduyu çağrısı yapması gereken insanlar susuyor diye yayın yapıyoruz. İşimiz bu değil, biz komedyeniz. ama başka insanlar komedyene dönüştüğü için sağduyu çağrısını komedyenlerin yapması gerekiyor galiba." deyişleri, kamuyu ilgilendiren Soma faciası gibi olaylarda doğruyu ve gerçeği dinleyenlerine iletmek için sıkı bir habercilik örneği göstermeleri, gerektiğinde ise incecik istihzalar ile (bkz: parmesanları sıfırlamak) ne olup bittiğini vurgulamaları, Modern Sabahlar'ı dinleyenleri için vazgeçilmez kılan başka bir güzellik. 
  • Çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde de gerek bireysel gerek ekip olarak sıkça yer almaları mutlu ediyor dinleyenleri. 
  • Programın bunca yıl boyunca edindikleri çeşitli sponsorların desteği ve Radyo ODTÜ'nün önayak olmasıyla, dinleyenleri için birçok kültür etkinliğine davetiye sunmaları da cabası. 
Daha sayamadığım nice ayrıntıyla biz Ankaralıların hayatını daha güzel kılan Modern Sabahlar, dinleyenine aslında bu şehirde yalnız olmadıklarını, basit ve sıradan şeylerde de eğlenecek bir şeyler bulabilmeyi ve içten olmanın insanları birbirine daha da yakınlaştırdığını anlatıyor. Bu şehrin insanları, radyoları, radyo programları gerçekten güzel ve biz bu şehri onlarla daha çok seviyoruz. Eğer bu noktaya kadar okuyup aklınızda pek bir şey canlandıramadıysanız, yarın sabah 10'dan önce radyonuzu 103.1 frekansına getirip dinleyin olup biteni. Halihazırda bu "iyi kalplilik işi"ni bilenlerle beraber, neye güldüğümüzü birbirimize çaktırmadan sabah rutinlerimizi tamamlarız.  Böylece bu şehirde bir gün daha "mükemmel" olur. 




13 Kasım 2014 Perşembe

Bu nasıl delilik?

Malum yetkililerin sarf ettiği "Ankara'ya farklı bir gözle bakın, çok şeyin değiştiğini göreceksiniz." deyişinin açıklaması gibi, şahane bir çalışma.



Ya da modern zaman şehirleri ve insanın kendini içinde buluverdiği bir keşmekeş: Bu nasıl delilik sahiden?



5 Kasım 2014 Çarşamba

Tarihin Yaprakları, Posta Pulları: Ptt Pul Müzesi


Ankara için, tarihi dokusu nedeniyle Ulus ve çevresi Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana eskisi kadar olmasa da halen ilgi çekici ve görkemli görünüyor. Buradaki olgunluk ve yaşanmışlık hissini, kültürel mirasın hala var olduğunu bizlere hissettiren binalardan biri, tam 80 yıl önce bugünkü Atatürk Bulvarı üzerinde inşa edilmiş olan dönemin Emlak ve Eytam Bankası. Mimarı ise bugünkü ana meclis binasının da mimarı olan Clemence Holzmeister. Geçtiğimiz yıl ise bu bina Posta ve Telgraf Teşkilatı tarafından restore edilerek Pul Müzesi olarak hizmete açıldı.


Meraklısı için, binanın taş temellerinden bir görünüm

Pul Müzesi deyince sadece pulların sergilendiği ve durağan bir yermiş gibi çağrışıyor başta. Bense bu üç katlı taş binanın estetik görünümüne ve semtin görünümüne kattığı güzelliğe uzun zamandır hayranlık duyuyordum. Çünkü bu tarihi bina, önünden birkaç kez geçtiğim halde, tadilatta veya kapalı olduğu için içerisini göremediğim bir yapıydı. Müze olarak açıldığını görünce "bir bakıp çıkayım" diye girip, bir saatten fazla bir süre saat hiç sıkılmadan gezindiğimi fark ettim. "Böylesine ilgi çekici ne olabilir ki?" diyeceksiniz muhtemelen. Bu nedenle, bu müzede nelerin bulunduğundan ve burada nelerin yapılabileceğinden bahsedeyim biraz.




Binaya ilk girişte gayet ilgili görevliler karşılıyor ziyaretçileri. Giriş için ücretsiz biletleri ve kat biletlerini buradan temin ediyoruz. Müzeyi ayrıntılı gezmek isteyenler için, buradan kimlik karşılığında sesli rehber edinmek de mümkün, ki bu sesli rehberler içerik açısından fazlasıyla doyurucu bir biçimde hazırlanmış. Dinleyenler, müzenin her bölümüne ve posta tarihine dair ayrıntılı bilgi edinebiliyor bu sayede. Müzenin girişinde sol taraftan başlayarak ulaklardan dumana, güvercinden mektuba, telgraftan telefona dek bütün gelişmeleri işleyen tarihçe kısmını gezebilirsiniz. Haber vermek uğruna son nefesini veren Pheidippides'i, ilk pul Penny Black'in bugünkü posta uygulamasına nasıl kaynaklık ettiğini, ilk telgraf mesajını, telefonlarla çalışan hanımefendileri, geniş coğrafyalara hükmedenlerin paylaşamadıklarını, hatta savaş zamanı posta teşkilatını anlatan tablolar, interaktif ekranlar ve güzel fotoğraflar bulunuyor. Posta teşkilatının kuruluşundan bugüne kullanılan araç gereçler, iletişimi sağlayan görevlilerin özel giysileri, hatta pul basımında kullanılan mekanik makineleri hayranlıkla inceleyebileceğiniz bir yer burası. 

Giriş kapısının sağ tarafında kalan kısım, müzenin giriş katında en çok ilgimi çeken bölüm oldu. Muhtemelen Türkiye'deki müzelerde pek görülmeyen yeni bir uygulama bu. "Tarihten Mektuplar" adlı bölümde, 'hologram kütüphane' uygulamasıyla, antik çağlardan günümüze tarihi önemi olan mektuplar sergileniyor. Bu mektupları incelemek için de, interaktif konsol oyunlarda yaptığımız gibi, sanal bir kütüphanenin önüne gelip elin bir hareketiyle incelemek istediğimiz kitabı raftan çekip açıyoruz. Bu özellikle genç ziyaretçilerin ilgisini çekebilecek bir kısım, Üstelik bu teknolojinin artık işe yarar bir biçimde eğitsel ve kültürel amaçlı kullanıldığını görmek güzel. 




Giriş katından merdivenlere doğru devam edildiğinde, gerçekten 'pul müzesi' diye adlandırılacak kısım başlıyor. Pulların hangi amaçlarla kullanıldığını, nasıl tasarlanıp baskıya gönderildiğini ve pul koleksiyonculuğuna dair temel bilgileri edinmek için tasarlanmış bir bölüm. Bu kısmın özel bir ruhu var aslında; çünkü günlük hayatımızda üzerinde pek düşünmediğimiz, hatta ilgimiz yoksa hiç önemsemediğimiz nesnelerdir pullar. Ancak ilk pul Penny Black'ten bu yana, yalnızca gönderileri ücretlendiren değil, tarih içinde yaşanan önemli olayları ve ülke insanlarının bu olaylara genel olarak nasıl yaklaştığını simgeleyen pullar basılmakta her ülkede. Biraz dikkatli baktığımızda, ülkelerin neyi önemsediğini, toplumsal ve siyasi olayları nasıl algıladığını, hatta birbirleriyle ilişkilerini bile anlamak olası. Bu kısımda kronolojik olarak ülke pullarını inceleyebileceğiniz sanal koleksiyonlar var, ki dünya çapında basılıp dağıtılan bu pulların gerçekleri 3. kattaki koleksiyonlarda görülebilir. 2. katta ise konularına göre pul koleksiyonları var, burası biraz daha meraklılarının ilgisini çekebilecek bir bölüm. 1. kattaki koleksiyonda ise Osmanlı'dan günümüze pullar ile tarihi gelişimi izleyebiliyoruz. Burası da nostalji meraklılarının ilgisini çekecek türden bir bölüm. 




Müzelerin eğitsel bir yanının da olması gerektiğini savunurum hep. Nitekim dünya çapındaki büyük müzelerde, özellikle okul gruplarının ziyaretleri için müzelerin hazırladıkları ders planları ve çeşitli etkinliklere kolaylıkla erişilebiliyor. Çocuklar için düşünülmüş serbest zaman etkinliklerinin giderek azaldığı ya da ticari yerlerle sınırlı kaldığı günümüzde, Pul Müzesinin özellikle çocuklara yönelik hazırlanan alt katı takdire değer. Küçük sinevizyon gösterileri, posta ve kavramlarına dair hazırlanmış posterler, etkinlik alanları, nasıl mektup yazılır konulu küçük atölyesi, çocuklara yönelik hazırlanmış pul koleksiyonları ve rengarenk tasarımı ile kültürel bir değerin edinimi konusunda çok işlevsel bir kısım. Tek olumsuz yanı, hafta sonları ve tatillerde kapalı olması nedeniyle ailelerin burayı kullanma fırsatı bulamaması olmalı. Bunlar dışında, müze içinde filatelistlerin ve posta konusuna ilgi duyanların pulları, zarfları ve çeşitli anı eşyalarını edinebileceği küçük bir mağaza ile biraz soluklanmak için oturulabilecek şirin bir kafe de bulunuyor.




İnsanlığın tarihsel yolculuğunda pullar her zaman diliminin bir işareti olarak algılandığında, onların tarihten bugüne kalan yapraklar olduğunu düşünebiliriz. Mektuplara resmiyet kazandıran ve tarihin kendi damgasını vuran pullar ile, bu güne dek haberleşme alanındaki serüvenimizi inceleyebileceğimiz, uluslararası ölçülerde tasarlanmış bir Pul Müzesi var Ankara'da. Yalnızca öğrencilerin değil, geçmişin elinden bir şeyler öğrenmek isteyenlerin mutlaka bulunmak isteyeceği, şehre anlam katacak bu çağdaş ve nadir yapı görülmeye değer. 

Ayrıntılı bilgi için: http://www.pttpulmuzesi.org.tr/

3 Kasım 2014 Pazartesi

Stay gold.





















Ağaçlara, duvarlara, sokaklara yazılanlara dair ne düşünürsünüz bilmiyorum, ancak bazen fazlasıyla anlamlı çalışmalara denk gelebiliyoruz. Bu fotoğraf, geçtiğimiz Ağustos ayında Kuğulu Park'ta bir bankın üzerinde gördüğüm bir yazının fotoğrafı. (Hangisi olduğunu söylemeyeyim, o da buranın sürpriz yumurtası olsun. :))  

Gördüğünüz İngilizce deyiş "Stay Gold", Stevie Wonder'ın söylediği bir şarkının da adı. Ancak bilinen anlamıyla, "bozulmamış, yozlaşmamış, özüne sadık kalmış olarak kalma" durumunun emir kipinde ifadesi. Yazan bunu hangi amaçla ve kime ithafen yazdı, bilinmez. Bunu Ankara'ya uyarlamayı denersek, onca çabaya, kirletmeye, çirkinleştirmeye, betona, rezilce makyaj çalışmalarına rağmen bu şehrin birçoğumuz için samimi, kalender, mütevazı, kendine dikte edilenden ayrı bir çizgi içinde, olduğu gibi kaldığı anlamını yakıştırabiliriz sanırım.

Ne kadar doğru olduğu tartışılır elbette. Ne kadar daha böyle kalabileceği ise meçhul. 



Kaynak: http://www.urbandictionary.com/define.php?term=stay+gold&defid=3636126